Mevcûdât

Mevcûdât, Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellîyatını izhâr, ifhâm, îzâh için bir takım İlâhî mektûblardır ki, içlerinde yazılı deliler, bürhanlar, harikâlar  mû’cize-i kudrettir. Her biri birer vazîfe-i âliye ile muvazzaf birer me’mûr-u Rabbânîdir. Sultân-ı Ezel ve Ebed’in râiyeti hükmündedir. Mektûb-u Samedânî ve birer âyine-i esmâ-i Rabbâniyedir. Esmânın kudsî cemâllerini irâe eden âyinelerdir. Esmânın güzel nakışlarını gösteren levhâlardır. Esmânın güzel hakîkatlarını ifâde eden sahifelerdir. Kalem-i kudretin mektûbâtı hükmündedir. Esmâ-i İlâhiyyenin âyineleridir. Esmâ-i Hüsnâ’nın delilleri hükmündedirler.  Esmâ-i İlâhiyyeyi okutan birer mektûbât-ı Samedâniyedir. Esmâ-i Hüsnâ’yı tilavet eden Rabbânî mektûblardır.

Mevcûdât, âyine misâldir. Bekâya mazhâr kıymettâr ve ma’nidâr birer mevcûddur. Birer kaside-i letâfetnümâdır. Birer kelime-i hikmet-edâdır. Birer mektûb-u hakâik-nümâdır. Birer muvazzaf me’mûrdur. Cenâb-ı Hakkın; hak söyleyen sâdık kelimeleridir. Hüsün ve cemâl ve kemâlin lem’alarıyla muvakkaten parlar giderler. Lisân-ı hâl ile Bismillâh derler. Mektûbât-ı Rabbâniye, mektûbât-ı Samedâniyye ve merâyâ-yı Sübhâniye ve me’mûrîn-i İlâhiyyedirler. Mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost me’mûru, birer şirin kitâbıdırlar. Bakan her zîşuûra, ibret-nümâ bir mütâlâagâhtır.

Mevcûdât, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi kemâlâtın lem’alarıyla parlar, geçerler. Zerrelerden güneşlere kadar vazîfelerle muvazzâftır ve evâmir-i İlâhiyyeye musahhârdırlar. Etvâr-ı hayâtıyla, müteaddid enva’-ı tesbîhât-ı Rabbâniyeyi yapıyorlar. Acziyle Kudret-i Sani’a âyinedârlık eder, fakrıyla gınâsına âyinedâr olur. Öyle de, fenâsıyla bekâsına âyinedârlık ederler. Esmâ-i İlâhiyyenin iktizâ ve istilzâm ettikleri hâlâtı gösteriyorlar. Fakat zulmet nûra âyine olduğu gibi, hem karanlık ne derece şiddetli ise o derece nûrun parlamasını gösterdiği gibi, çok cihetlerle zıddiyet noktasında âyinedârlık ederler.

Mevcûdât, bir Sani’-i Kadîr’in ef’âlinin eserleridirler. Bir Sani’-i Kadîr’in envâr-ı esmâiyesinin gölgeleridirler. Bir Sani’-i Kadîr’in kudsî esmâsının cilveleridirler. Bir Sani’-i Kadîr’in kalem-i kader ve kudretin nakışları ve sahifeleri ve ce­mâl-i kemâlinin âyineleridirler. Bütün hakâikıyla dâr-ı âhirete işâret ediyorlar. Herbiri birer mû’cize-i san’attırlar. Husûsan zîhayat olanlar, vücûd-u sûrîden gittikten sonra bâki çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler. İrâde-i İlâhiyye ile seyyâledirler. Vâcib-ül Vücûd’un bâki şuûnâtının tezâhürüne bâki birer medâr olacak ma’nâları, keyfiyetleri, hâletleri vücûdda bırakıp öyle gidiyorlar. Tek bir Seyyidin hizmetkârlarıdırlar ve bir tek Müdebbirin taht-ı emrindedir­ler.

Mevcûdât, kendilerinden başka olan ma’nâlara delâlet ederler. Herbirisi çok ma’nâlara delâlet eden birer kelimedirler. Baştanbaşa O(cc)’nun envârının gölgeleri, ef’âlinin eserleri, aklâmının çizgileri, esmâsının nakışları ve evsâfının aynalarıdırlar. Zât-ı Vâcib-ül Vücûd’un kudretinin eserleri ve kaderinin mektûbları ve Es­mâsının aynaları ve envârının temessülleridirler. Tesbîhât ile Sâni’-i zül Celâl’in tecelliyât-ı esmâsına mukabele edip, bir nâz-niyâz zem-zemesidirler. “Lâ İlâhe illâ Hu” deyip, kâinâtın azîm halka-i zikrinde berâber zikrederek çalışıyorlar. Birbirine bakar, birbirine yardım eder, birbirini görür, birbirine el-ele verir, birbirinin işini tekmil için, birbirine omuz-omuza, bel-bele verip berâber çalışırlar. Birtek Sâni’a verilse, birtek mevcûd gibi kolay ve sühûletli olurlar. İsm-i Hakk’ın şuââtı ve esmâsının tezâhüratı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Sûreten câmid, şuûrsuz iken, gâyet hayatkârâne ve şuûrdârâne vazifeleri ve tesbîhâtları vardır. Zevâl ve ademe gitmiyorlar.

Mevcûdâtı, mevcûdât hesâbına hizmetten azlederek, ma’nâ-yı ismiyle bakmamak gerektir. Mevcûdât-ı Lâtife, âlî, sermedî ve dâim-üt tecelli bir cemâl sâhibinin vücûd ve bekâ ve vahdetini gösterirler. Her birisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir. Tâ ki o cismin gösterdiği vezâif-i ubûdiyet ve hidemât-ı tesbîhiyesini âlem-i melekûtta temsil etsin, dergâh-ı ulûhiyete bilerek takdim etsinler. İnsana âid gâyesi bir ise, Sâniinin esmâsına âid binlerdir. Mevcûdâtın Menşe’i dört maddedir: müvellid-ül mâ(hidrojen), müvellid-ül humuzâ(oksijen), karbon, azottur.

Mevcûdât-ı Seyyâle, Hâlık-ı Zül Celâl’in esmâ-i hüsnâsının âyineleridir. Hâlık-ı Zül Celâl’in kalem-i kudretinin elvâh-ı mütehavvilesidir. Vücûdlarıyla ve hayatlarıyla Vâcib-ül Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve Ehadiyyetine şehâdet ederler. Zevâlleriyle, ölümleriyle Vâcib-ül Vücûd’un ezeliyetine, sermediyetine ve Ehadiyyetine şehâdet ederler. Mevcûdâttaki tesânüd, bel-bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatıp, birbirinin suâl-i hâcetine “Lebbeyk! Baş üstüne” derler. El-ele verip, bir intizâm ile çalışırlar. Baş-başa verip, zevilhayata hizmet ederler. Omuz-omuza verip, bir gâyeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm’e itâât ederler.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir