Fihrist Risalesi’ndeki Takriz Mektubu

Fihrist Risalesi’nin birinci kısmı: On Beşinci Lem’a

            Risale-i Nur Külliyatı içinde Fihrist Risalesi, Külliyatın ana muhtevasını, te’lif maksadını ve metodunu tanıtan temel rehber hükmündedir. Fihrist’in birinci kısmını Bediüzzaman Hazretleri kendisi te’lif etmiş olup, hususan On Beşinci Lem’aya odaklanmakta; bu Lem’a’nın te’lif sebebi, muhtevası ve Risale-i Nur hizmetindeki merkezi konumunu açıklamaktadır.

            On Beşinci Lem’a; Risâle-i Nur Külliyatının Sözler, Mektubat ve On dördüncü Lem’aya kadar olan kısmının fihristesidir.[1]

            On Beşinci Lem’a Olan On Beşinci Risâle Fihris Risâlesi’nin 1.Cildi olup bu ciltte On Beşinci Lem’anın fihristesinde şu açıklamalar yer almaktadır: Fihriste namında, umum Risale-i Nur’un eczalarının mevzularını gösteren bir fihristesidir. İcmalen her Risâlenin mevzuuna ve kısmen gayelerine işaret eder dört kısımdan ibarettir.

            Fihrist Risalesi’nin birinci kısmı olan On Beşinci Lem’a 1933-1934’te Barla’da te’lif edildiği kayıtlara geçmiştir. Önce Fihrist Risalesi’nin birinci kısmı olan On Beşinci Lem’anın te’lif tarihlerine bakalım. Bediüzzaman 1935 senesinde Eskişehir mahkemesi iddialarına verdiği cevaplar içinde “Fihriste Risalesi, yirmi senelik risalelerin bir kısmının fihristesidir”[2] denildikten sonra ”Elinize ge­çen ve nazar-ı teftişinizde bulunan Fihriste Risalesi gösteriyor ki, Risale-i Nur’un her bir cüz’ü, bir ayet-i Kur’âniyenin hakika­tini tefsir eder.”[3] ifadeleri ile bu risalenin 1935’ten evvel te’lif edildiğini kendi beyanı ile ifade ediyor. Aynı savunmada “Yirmi senelik risalelerimin bir kısmının fihristesi olan Onbeşinci Lem’a’nın her bir parçasını birer risale zannedip, o Fihriste’de bahs edilen bazı mes’elelerle muahezeye kalkmışlar. Hiç fihriste ile muaheze edilir mi?”[4] ifadeleri de te’lifin 1935’ten evvel olduğunu ispat ediyor.

            Bunlardan başka On Beşinci Lem’a olan Fihrist Risalesi’nin te’lif tarihine Bediüzzaman’ın bir mektubunda tam tarih verdiğini görüyoruz. Şöyle: “Risalelerin Fihristesi tamam yazıldıktan sonra, birinci müsevvid, ihtiyarsız “Bu güzel fihriste tamam oldu” deyip yazmış. O müsevvid hesab-ı ebcedî hiç bilmediği gibi, hiçbir şey de düşünmemiş. “Bu güzel fihriste tamam oldu” aynen bin üç yüz elli iki(1352) tarihini gösterip Fihristenin tarih-i te’lif ve istinsahını göstermiştir.”[5] Burada verilen “bin üç yüz elli iki”(1352) tarihi Hicri ise 1934, Rumi ise 1936 senelerini gösteriyor. Yukarıdaki Eskişehir mahkemesi savunmalarında Fihrist Risalesi’nin te’lif edildiği beyanı bize “bin üç yüz elli iki” senesinin Hicri olduğunu gösteriyor. Öyleyse Fihrist Risalesi’nin te’lif tarihi 1934 senesi olduğu netleşmiş oluyor.

            Fihrist Risalesi’nin birinci kısmında ele alınan On Beşinci Lem’a, Risale-i Nur hizmetinin ruhunu ve istikametini muhafaza eden temel esasları sistemli biçimde ortaya koymaktadır. İhlâs, şahs-ı mânevî ve uhuvvet kavramları etrafında şekillenen bu Lem’a, Nur hizmetinin iç hizmet prensiplerini koruyan ana metinlerden biri olarak öne çıkar.

            Bu sebeple On Beşinci Lem’a, Fihrist Risalesi rehberliğinde okunduğunda, Risale-i Nur’un hizmet metodunu anlamak isteyen araştırmacılar için vazgeçilmez bir kaynak niteliği taşımaktadır.

            On Beşinci Lem’a olan Fihrist Risâlesi’nin birinci cildinin sonunda Bediüzzaman Hazretleri tarafından “Bundan sonraki fihriste “Onuncu Şua” nâmını alan kısımdır. Risâle-i Nur’un has şâkirdleri te’lif etmişlerdir.”[6] Notu eklenmiştir. Bir sonraki yazımızda inşâallah Fihrist Risâlesi’nin ikinci cildi olan “Onuncu Şua” açıklamalarıyla devam edelim.

            Fihrist Risalesi’nin ikinci kısmı: Onuncu Şua

            “Fihrist bakiyesinin te’lifi size havale edilmişti. Taksimü’l-â’mâl tarzında yapsanız iyi olur.”[7] Bediüzzaman’ın Fihrist bakiyesinin te’lifi dediği Fihrist Risalesi’nin ikinci kısmı olan Onuncu Şua’dır. Bu risalenin te’lifi konusunda Bediüzzaman şu izahları yapar. “Kardeşlerim; Fihriste’den sonra te’lif edilen risalelerin fihristelerini, ötekilerin tarzında yazmasını size bırakıyorum. Ben şimdi eski gibi her risaleyi hülasa edemiyorum. Sizler eski Genç Said’in değil, belki yeni ihtiyar Said’in genç, dinç Saidlerisiniz, onun vazifesini yaparsınız.”[8] Bu Risalenin te’lifinden sonra Bediüzzaman şu tebrik ve takdir mektubunu yazar: “Onuncu Şuâ nâmını alan, güzelce yazdığınız ve te’lif ettiğiniz Fihriste’nin ikinci cildi mükemmeldir. Yalnız Birinci Şuâ’daki kısadır. Benden daha iyi yazmışsınız. Ben sizlerle konuşmak ve sizi dinlemek arzu ettikçe ona bakıyorum. Cidden zevk alıyorum. Allah sizden ebeden râzı olsun. Âmin.”[9]

            Fihrist Risalesinin ikinci kısmı olan Onuncu Şua’yı Risale-i Nur’un has şâkirdleri te’lif etmişlerdir. Bu risale 1936-1943 tarihleri arasında te’lif edilmiş olmalıdır. Bu tarihler arasında Bediüzzaman Kastamonu’da ikâmete mecbur tutulmuştur. Zaman zaman farklı mülahazalara mevzu olan Takriz mektubu Fihrist Risalesi’nin ikinci kısmı olan Onuncu Şua’nın sonunda yer aldığına göre 1936-1943 seneleri arasında te’lif edilmiş diyebiliriz.

            Büyük ölçüde Bediüzzaman’ın Kastamonu hayatında (1936-1943) talebeleri tarafından telif edilen ve Üstadın “Risale-i Nur’un has şakirtleri telif etmişlerdir” notunu düştüğü Fihrist Risalesi’nin ikinci cildi, makam olarak “Onuncu Şua” olup, On Altıncı Lem’a’dan Otuzuncu Lem’a’ya, Birinci Şua’dan On Beşinci Şua’ya kadar olan kısımlar ile Arabî Mesnevî-i Nuriye’nin Türkçe fihristini ihtivâ etmektedir. Bu ikinci ciltte Denizli Hapsinin bir meyvesi olan On Birinci Şua (Meyve Risalesi) ile 1948’deki Afyon hapsinin bir meyvesi olan On Beşinci Şuâ’nın (Elhüccetüzzehra) da yer alması, Üstadın âhir ömrüne kadar Fihrist Risalesi’nin tekmiline devam edildiğini göstermektedir.[10]

            Bediüzzaman Kastamonu Lahika mektuplarının birinde “Fihristeyi, taksimü’l-â’mâl tarzında mütesanid heyetinizin şahs-ı mânevîsine tevdiiniz çok güzeldir. Tam ve daimî bir üstad buldunuz. O mânevî üstad, bu âciz kardeşinizden çok yüksektir; daha bana ihtiyaç bırakmıyor”[11] ifadeleri ile bu risalenin Denizli Hapsi öncesi te’lif edildiğine işaret ediyor. Bu tarih de 1943’den önceki senelere bakıyor. “Bu Fihriste Risalesi gayet ehemmiyetlidir… Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinin birer ferdi bulunan bu kahraman, fedakâr, mümtaz nur şakirtleri bu Fihriste ile nesl-i âtî için en kıymettar eserlerden birisini bırakmışlardır.”[12]

            Bediüzzaman Kastamonu Lahikası mektuplarında “Sabri kardeşim” diye hitap ettiği bir mektubunda “Abdullah Çavuş’un, sizin namınıza istediği Onuncu Şua namındaki Fihriste’nin ikinci cildini yazdırdık… Yakında inşâallah göndereceğiz”[13] ifadeleri Onuncu Şua’nın 1936’dan sonra te’lif edildiğini gösteriyor. Yine Bediüzzaman’ın Fihrist Risalesi Onuncu Şua izahında “Bu ikinci kısım fihristte “Onuncu Şuâ” namıyla Risale-i Nur’un Isparta havalisindeki has şakirdleri tarafından kaleme alınmış ve her bir Nur şakirdi kendi ayinelerinin kabiliyet ve renklerine göre o risalelerden tecellî eden envârını satırlara aksettirmeye çalışmışlardır.”[14] ifadeleri de Onuncu Şua’nın Isparta Kahramanları tarafından te’lif edildiğini gösteriyor.

            Netice olarak Onuncu Şuâ tahminen 1940 yılı içinde te’lif edilmiş olarak listelenir.[15] Onuncu Şuâ’nun te’lif edildiği tarih yaklaşık olarak 1936-1940 arasıdır diyebiliriz. Ancak daha sonra telif edilen Meyve Risalesi(On Birinci Şua)(1943) ve Elhüccetü’l Zerha-(On Beşinci Şua)(1948) da Fihrist Risalesine girmiştir. Risale-i Nur külliyatının Şualar kısmında Onuncu Şuâ, diğer Şuâlar gibi 1940 civarında(1936-1943 arası) te’lif edilmiş olarak görülüyor. Buna istinaden Fihrist Risalesi’nin sonunda bulunan isimsiz bir Takriz mektubu bulunur. Yaptığımız araştırma ve incelemeler neticesinde Takriz mektubunun aslının Osmanlıca nüshalarda yer aldığına bizzat müşahede edilmiştir.

            Bir sonraki yazımızda Takriz mektubu üzerine araştırma ve kanaatlerimizi beyan etmeyi düşünüyoruz. Çünkü bu Takriz mektubu Beşinci Şua On dokuzuncu meselede ifade edilen Büyük Mehdi’nin vazifelerine taalluk etmektedir.

            Fihrist Risalesi’deki Takriz mektubu üzerine…(1)

            Fihrist Risalesi sonunda bulunan Takriz mektubu hakkında farklı mülahazalar olduğunu biliyoruz. Bu kısım ile alakalı mülahazalar bizlere de sual ediliyor.

            Takriz, klasik İslâm ilim geleneğinde bir eserin kıymetini, maksadını ve ilmî/imanî mahiyetini ortaya koyan takdir ve tasdik yazısıdır. Genellikle eserin müellifi dışında, eseri iyi tanıyan güvenilir şahıslar tarafından kaleme alınır.

            Fihrist Risalesi’nin sonunda yer alan Takriz, Risale-i Nur Külliyatı’nın te’lif gayesini, metodunu ve Kur’ân’la olan irtibatını beyan eden mühim bir şehadet metnidir. Bu takriz, doğrudan müellifin şahsını öne çıkaran bir takdim olmayıp, Risale-i Nur’un Kur’ân’a dayalı iman hizmeti olduğunu vurgulayan prensip metni mahiyetindedir.

            Şunu da ifade edelim Fihrist Risale’sinin son kısmında yer alan Takriz Mektubu isimsiz neşredilmiştir. Mektubun başında “Risale-i Nur’un ehemmiyetli ve kahraman şakirdi bir kardeşimizin takrizidir”[16]ifadesine yer verilmiştir. Burada yer alan “ehemmiyetli ve kahraman şakird” ifadesi çok manidardır. Aynı Takriz mektubunun ilerleyen satırlarında “Beşinci Şuâ’nın On Dokuzuncu Meselesinde o Âl-i Beyt’ten olan Seyyid Zât-ı Muntazır’ın cümle-i vezâifinden olarak, 1. Siyaset âleminde, 2. Diyânet âleminde, 3. Saltanat âleminde, 4. Cihad âleminde olmak üzere icrâ ettiği vazife daireleri Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatıyla tam müşâbeheti ve iltibassız tevafukâtı”[17] ifadelerinde yerine alan “Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatı” veya “mukaddeme-i meşrûtiyette İstanbul’a bir talebesinin gelmesiyle”, “Risale-i Nur’un o şakirdini”[18] tespitleri Takriz mektubunun bizzat Risale-i Nur müellifinin müzāhereti ve tashihatı ile telif edildiği kanaatini kuvvetlendiriyor.

            Takriz metninin mâhiyeti

            Risale-i Nur Külliyatı, bu asrın en mühim ve dehşetli mânevî hastalıklarına karşı Kur’ân’dan alınmış çok kıymetli bir tefsir ve Kur’ân’ın mânevî bir mucizesidir. Müellifi Bediüzzaman Said Nursî, bu eserleri ne şahsî bir ilmin mahsulü ne de felsefî bir sistem olarak te’lif etmiştir. Bilakis, Kur’ân-ı Hakîm’in imânî hakikatlerinden süzülen mânevî feyizlerin bir tercümanı olduğunu açıkça ifade etmiştir.

            Bu eserler, hususan ahirzamanda akıl ve kalbi hedef alan inkâr cereyanlarına karşı, imânı taklitten tahkike çıkaran bir metod takip eder. Risale-i Nur’un en ehemmiyetli vasfı ve vazifesi yalnızca şüphelere cevap vermekle kalmayıp, imânı akıl, kalb ve ruhta kökleştiren inşa edici bir yol izlemesidir.

            Takriz’de dikkat çekilen bir diğer temel husus, Risale-i Nur hizmetinin şahıs merkezli değil, şahs-ı mânevî eksenli olmasıdır. Müellif, kendisini geri planda tutarak, bütün meziyet ve tesiri Kur’ân hakikatlerine verir. Onun için şahsiyetini perdelemiş, Kur’ân hakikatlerini nazara vermiştir. Bu tavır, İslâm ilim ve irşâd geleneğinde ihlâsın en yüksek tezahürlerinden biri olarak değerlendirilir.

            Ayrıca Risale-i Nur’un siyasî, felsefî veya dünyevî bir gaye taşımadığı; doğrudan doğruya imân, ubudiyet ve ahlâk eksenli bir hizmet olduğu takrizde açıkça ifade edilir. Bu yönüyle eserler, müdafaa psikolojisiyle yazılmış felsefî metinleri değil; aklı, kalbi ve ruhu terbiye eden irşad risaleleridir. Bu cihetle Bediüzzaman Said Nursi metne ve kitaba dayalı bir hizmet yolu açtığı için kendi şahsını perdelemiş, Risale-i Nur’u ve şahs-ı mânevîyi nazarlara vermiştir. Çünkü şahıslar fâni, hizmet bâkîdir. Hem bu hizmetlere “Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz’î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahip olsa, Nurlara ve hakáik-i imâniyenin fütuhatına zarar gelir.”[19]

            Fihrist Risalesi’deki Takriz mektubu üzerine…(2)

            Takriz mektubunda bir diğer mesele Beşinci Şua On Dokuzuncu Mesele’de bahsedilen Büyük Mehdî’nin vazifeleri sırasıyla Risale-i Nur’un bir şakirdinin hayat devreleriyle münasebetine tevafuk ettirilmiştir. Anladığımız kadarıyla Takriz’de Büyük Mehdî’nin aleniyata çıkması perdelenmiş ve hikmet-i ibham zarûreti nazara alınmıştır. Çünkü Büyük Mehdî’nin aleniyata çıkması hâlinde “Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i’tirâza başlar.”[20] Hem Risale-i Nur’daki sırr-ı ihlâs zedelenir.

            Eşhas-ı âhirzaman ve hâdisatı tamâmen bedâhet derecesinde vukû’ bulacak ve bilinecek meseleler değildir. Sırr-ı imtihan ve hikmet-i ibham hakikati bunu zarûrî kılar. Eğer bedâhet derecesinde olsa, sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur. İşte bunun için, ahirzaman eşhasları gibi meselelerde çok ihtilâf olmuş. Eğer bu hâdiseler ve eşhaslar tayin edilseydi, maslahat-ı irşâd-ı umûmî zayi olurdu. Belki ahirzaman hâdisatı ve o eşhas-ı âhirzaman nur-u imânın dikkatiyle bilinebilir ve tanınabilir.

            Hakikî Verese-i Nübüvvet olan hizmetkâr-ı din olan zatlar şahsiyetlerini izhâr etmeyerek ümmeti ümitsizliğe sürüklememiş ve i’timadlarını kırmamışlardır. Hem âli olan mesleklerini yalancılarla iltibas ettirmemek için birçok i’tirazın da önüne geçmişler ve siyasileri evhamdan, hocaları da i’tirazdan muhafaza etmişlerdir. Çünkü “O gelecek zatın ismini vermek, üç vazîfesi birden hatıra geliyor (îmân, şerîat, hayat); yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nurdaki ihlâs zedelenir, avâm-ı mü’minîn nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır. Yakîniyet-i bürhâniye(kesin deliller) dahi, kazâyâ-yı makbûledeki (kabûle mazhâr olmuş hükümlerdeki) zann-ı gâlibe(gâlib kanâate) inkılâp eder; dahâ muannîd dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i’tirâza başlar.”[21]

            Mâidet-ül Kur’an’dan icmâlen ifade edecek olursak; Müceddid-i âhirzaman olan Hz. Mehdî(ra) hakkında Fahr-i Kâinat Efendimiz(asm)’in birçok hadis-i şerifleri ve tebrişatı vardır. Bu nedenle de ümmet O’nun gelmesine muntazırdır. Selef uleması da bu konudaki beklentilere hadislere istinaden tahşidat yapmıştır. Hatta gelecek zat için medih ve senalarda bulunmuşlardır. Eğer gelecek olan Zat şahsiyetini ortaya atsaydı, kısa bir sürede kabûl-ü ammeye mazhar olsa ekseriyet keyfiyeten değil, kemiyeten O’na bir bağlılık söz konusu olacaktı ve bu tarz vicdanların tam bir ihtiyar ile hâlis hidayeti seçmesi değil, O zata ittibâ ve şahsiyetine i’timad suretiyle kuru kalabalığa uyması takliden bir mecburiyet şeklinde tarik-i hakkı ihtiyar etmesi olur ki hakikat nokta-i nazarında bu hâl asla makbul bir netice değildir. Çünkü makbul ve matlub olan hâlis hidayet İslâmiyetin güzelliğinden, makbuliyetinden, hakkaniyetinden vakıa mutabakatından ve mahz-ı hak ve hikmet olmasından dolayı ittibâdır. Fikirlerin hakikatleri kavrayabilmesi için tahkik etmesi, araştırması; tam bir olgunluğa ve kemâle ulaştığı fen ve felsefî ilimlerin son derece insanları müteyakkız ederek son medeniyet ve ilim-ifran devrinde hâlis hidayet her türlü taklidî tesirlerden âzâde olarak berrak bir ihtiyarın mahsulü ile olmalıdır.

             Madem din bir imtihan ve teklif-i ilâhî bir tecrübedir. Öyleyse ahirzaman şahıslarının da bu sırla mübhem ve perdeli kalması gerekiyor.

            Fihrist Risalesi’deki Takriz mektubu üzerine…(3)

            Âhirzamanın münebbih insanlığına mebus ve imam olacak Zatın en büyük ve umûmî vazîfesi akıl, kalb, ruh, letâif ve idrake hitab eden Kur’ân’ın hakîkatlerini tebliğ etmesidir. Bu da ancak prensipler hâkimiyeti ile olur. Bu nedenle Kur’ân hakîkatleri insanların iradesiyle ve uzun tedkikatlar neticesinde hüsn-ü ihtiyarları ile kabul edip kalblerinde itmin’an ve temkin hâsıl etmek ile olabilir. Bu itibarla Kur’ân hakikatlerinin ulviyetine ittibâ önem arzeder. Âhirzamanda gelecek olan Zat da bunu yapmakla vazifelidir. Böylece İslâmiyetin bütün güzelliklerini ve şaşaasını bütün kemâl ve hakkaniyeti ile enzâr-i İslâmiyet’e arz ve teşhir etmektir. Zaten aynen de böyle olmuştur!

                Birçoklarının beklediği gibi âhirzamanda geleceği beklenen Zat harikûlade biri olup birçok harikûlade icraatla âlemi ıslah etse ve bu surette umûmî bir hidayet ve İslâmiyet’e mutabaat hâsıl olsa bu netice hakîkat noktasında asla kıymeti haiz değildir. Çünkü din bir imtihandır, akla kapı açar iradeyi elden almaz. Hem hidayet-i kasdı bir ihtiyara müstenid olduğu ve tefekküre ve iz’ana dayandığı takdirde makbul olur. Cebrî bir hidayet ve mecburî bir imânın nazar-ı Şar’îde kıymet-i harbiyesi yoktur. Teklif ve ubudiyet kulun ihtiyarı üzerine müessestir. Âhirzamanda erkân-ı imâniye hüccet-i kat’iyeye istinad ile tekemmül eder. Mehdî eserleri ile erkân-ı imâniyeyi kuvvetli burhanlarla ispat eder ve kuvvetlendirir. Her şey bedahiyet şeklini alsa o vakit imân makbul olmaz ve bedihi delâil bütün akıl ve iz’anı celbedecek ve insanî tefekküre yol bırakmayacak şekilde meydana çıktığından ihtiyara da yer kalmaz. Bedihiyet cebrî bir inanışı tevlid edeceğinden o inanış makbul olmaz; bu kanâat ve inanış ise insanlık hassesine, tefekkür melekesine ve insanın mürid ve muhtar olmasına münafidir. Çünkü dinde cebir ve ikrah yoktur.

            Böylece âhirzamanda beklenen Zat bedâhet derecesinde hüccet-i katıa ile herkes tarafından bilinse sırr-ı imtihan zayi olur ve hikmet-i ibham perdesi kalkar. Herkes dinin yüksek hakikatlerinin ulviyetini itmin’an-ı kalb ve akıl ile değil, o zatın şahsiyetine i’timaden kalabalığa uyma şeklinde hidayet dairesine dâhil olunmuş olur. Bu durumun zarurî bir sürükleniş ve kuru kalabalıktan farkı olmaz. Bu hâl ise dinin ulviyetine, imânın şehametine ve insanın muhtariyetine münafi olur.[22]

            İşte bu gibi hikmetler ve sırlar gereği Takriz mektubunda Büyük Mehdî’nin şahsiyeti kasdî olarak perdelenmiştir. Ancak “Ârîf olan anlar!” sırrınca Risale-i Nur’un mütereffik kısımlarına birçok hikmete binaen derc edilen hakikatler yap-boz parçaları ile bir araya toplansa mesele tavazzuh eder. Onun için Takriz mektubunda birçok hikmet gereği bir kısım perdeli ve mübhem cümlelere bu cihetten bakmak gerekir. Endişeye mahal bir vaziyet olmadığı gibi, Risale-i Nur’un müteferrik bahislerinden yapılacak olan tekmil-i izah ile mesele hallolur vesselam!

            Takriz mektubundan birkaç cümle…(4)

            Takriz mektubunda imtihan sırrı gereğince perdeli ve mübhem bazı cümleleri anlamaya çalışalım.

            Takriz mektubunun isimsiz neşredilmesi…

            Mektubun başında “Risale-i Nur’un ehemmiyetli ve kahraman şakirdi bir kardeşimizin takrizidir”[23] ifadesine yer verilmiştir. Hâlbuki bir eser için yazılan Takriz’ler telif sahibi olan müellifin dışında bir isim tarafından yazılması gerekir. Bu Takriz mektubunda ise isim konmamıştır. Öyleyse bu mektup bir Nur Talebesi tarafından yazılmış olsa da ismi mahfuz tutulmuş olmalıdır. Yâda mektup Bediüzzaman tarafından tadil edilmiş ve Büyük Mehdî(ra)’nin aleniyata çıkması tedbiren tashih edilmiş ve perdelenmiş olmalı. Elbette bu bir kanaattir. Bediüzzaman “Ben kendi kanaatimi yazdım. Kanaate itiraz edilmez”[24] der. Hem Bediüzzaman kendisini “Nur Talebesi” olarak addediyor. “Ben de Risale-i Nur’un talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım”[25] diyor. Öyleyse Takriz mektubunda geçen “Demek Nur Risaleleri o gelecek Zâtın bir müjdecisi, bir talebesidir.”[26] cümlesi ile anlatılmak istenen Bediüzzaman’ın Kur’ân’a dellallık makamındaki şahsiyeti ve Risale-i Nur’un bir talebesi olduğu cihetidir diyebiliriz. Çünkü Bediüzzaman Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde manen yaşıyor.

            Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatı ne demek?

            Takriz mektubunda Büyük Mehdi(ra)’nin vazife daireleri: 1. Siyaset âleminde, 2. Diyânet âleminde, 3. Saltanat âleminde, 4. Cihad âleminde, vazifeleri sayıldıkta sonra bu dairelerin “Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatıyla tam müşâbeheti ve iltibassız tevafukâtına”[27] yer verilmiştir. Böyle bir cümlenin kullanılması başta manasız oluyor. Ancak şunu açıkça ifade edelim ki Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatı, Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatı ile bir bütün ve ayrılmaz bir hakikattir. Yani ikisi bir biriyle mecz olmuştur. Bu manada hakikatli bir mektubun bir bölümünü buraya derc edelim: “Belki mükerrer yazdığım gibi, benim hayatım Risale-i Nur’a bir nevi çekirdek olabilir. Kur’ân’ın feyziyle, Cenâb-ı Hakkın ihsanıyla o çekirdekten Risale-i Nur’un meyvedar, kıymettar bir ağaç hükmüne icâd-ı İlâhî ile geçmesidir. Ben bir çekirdektim, çürüdüm, gittim. Bütün kıymet Kur’ân-ı Hakîmin mânâsı ve hakikatli tefsiri olan Risale-i Nur’a aittir.”[28] Buraya istinaden Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatı ile Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatı bir birinin mütemmimi ve manen aynı hükmündedir denilebilir.

            Bediüzzaman lâkabı…

            “Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde, bana verilen “Bediüzzaman” lâkabı benim değildi. Belki Risale-i Nur’un mânevî bir ismiydi; zâhir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş.”[29] Görüldüğü üzere “Bediüzzaman” lâkabı benim değildi diyor Bediüzzaman. Risale-i Nur’un mânevî bir ismi olduğu için o emanet isim Risale-i Nur’a iade edilmiş. Öyleyse Bediüzzaman Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinde münderiçtir ve hayattadır. Bu cihetten de bakılsa Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatı, Bediüzzaman’ın tarihçe-i hayatı demek gayet makul ve lüzumludur diyebiliriz.

            Netice olarak Takriz mektubunda sırr-ı imtihan ve hikmet-i ibham hakikati bariz bir şekilde görülmektedir. Kanaatimiz odur ki Bediüzzaman birçok hikmete binaen bu mektubu tadil ederek tashih etmiş olmalıdır.

            Takriz mektubunda Üçüncü Said niçin yok?(5)

            Takriz mektubunda Büyük Mehdi’nin dört vazifesi sayıldığı halde üçü izah edilmiş, cihad vazifesine temas edilmemiş. Çünkü mektup tahminen 1940’lı yıllarda yazıldığı düşünüldüğünde; Bediüzzaman’ın Üçüncü Said dönemi 1949’da başladığından siyasi vazifenin tekmil dönemi gelmediği için cihad vazifesine de temas edilmediği görülüyor.

            Bediüzzaman’ın Üçüncü Said dönemi Afyon hapsinden sonra başlar. Bunu teyid eden yer Tarihçe-i Hayat’ta şöyledir: “Afyon hapsinden sonra Üstad kendi tabirince bir nevi Üçüncü Said olarak görünüyordu.”[30] Bediüzaman’ın Üçüncü Said dönemine geçtiğini belirten başka bir mektup da Şualar’da geçer. “Makam-ı iddianın asılsız isnad ettiği suçlar, siz de bilirsiniz ki, yok; beni cezalandırmaz. Fakat beni mânen cezalandıracak, vazife-i hakikiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münasipse, sorunuz, cevap vereyim. Evet, büyük kusurlarımdan birtek suçum: Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi, dünyaya bakmadığım için yapmadığımdan, hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine, şimdi bu Afyon hapsinde kanaatim geldi.”[31]

            O halde Bediüzzaman’ın Eski Said ile Yeni Said’in mezcini ifade eden Üçüncü Said dönemi 1949’dan 1960’a kadar devre-i hayatına bakar. Üçüncü Said’de Bediüzzaman ne Eski Said, ne de Yeni Said’dir. Üçüncü Said, Risale-i Nur’un tekmil-i izahı, haşiyelerle beyanı, Vatan ve millet ve din namına mükellef olunan büyük bir vazifenin, dünyaya bakmadığı için yapılamadığımdan tekmili ve tamamlanması dönemidir. Bediüzzaman’ın “Madem Arabîce altmış dörde(1364/1948) girdik, işaret-i gaybiye[32] gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumî tarihi olsa, daha iki[33] senemiz var. Demek birkaç mertebede kapı açıktır; bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.”[34] Bu mektup’tan sonra hakikaten o açık denen kapıdan yeni tetimmeler, mektuplar ve Eski Said dönemi telif edilen eserlerin Risale-i Nur’a dahil edilmesi vazifesi devam etmiş. Hususan “Biz Kur’ân hizmetkârları ve Nurcular, evvelki iki cereyana karşı daima Kur’ân hakikatlerini muhafazaya çalışmışız. Mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete bakmamaya mesleğimiz bizi mecbur ediyormuş. Şimdi mecburiyetle bakmaya lüzum oldu.”[35] tespitleri Üçüncü Said’in “Vatan ve millet ve din namına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi…” dediği siyasi vazifeyi “büyük kusurlarımdan birtek suçum” olarak belirttiği için yaptığını görüyoruz.

            Neticeye gelecek olursak. Takriz mektubunda “Üçüncü Said niçin yok?” suali pek de makul görünmüyor. Çünkü Takriz mektubu Bediüzzaman’ın İkinci Said devresinde kaleme alınmış. Yıl ise geniş manada 1936-1943 arası, tahminen 1940’lı yıllar. Demek daha Risale-i Nur, işaret-i gaybiye ile 1364/1948’e gelinmediği için tekemmül etmemiş. Onun için de Üçüncü Said ile cihad âlemindeki vazifeler Takriz mektubunun yazılmasından sonra tekemmül edecek. Zaten öyle de olmuş. Cihad vazifesi için Emirdağ Lahikası son mektupta “Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı manevîsidir… Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir.”[36] cümleleri dahilde maddî cihada Kur’ân’ın izin vermediği, hâricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilip maddî cihad yapılacağı açıkça izah edilir. Cihad-ı manevî vazifesi iseilim, fikir, bürhan, delil ve dua gibi manevî yollarla müsbet iman hizmetini ihtiva eder.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] Lem’alar, s.266(2017)

[2] Yirmi Yedinci Lem’a, Müdafaalar, Eskişehir Mahkeme Savunmaları

[3] Tarihçe-i Hayat, s.238(2017)

[4] Yirmi Yedinci Lem’a, Müdafaalar, Eskişehir Mahkeme Savunmaları

[5] Barla Lahikası, s.403(2017)

[6] Fihrist Risalesi, s.127(2021)

[7] Kastamonu Lahikası, s.39(2017)

[8] Kastamonu Lahikası, İhlâs Nur Neşriyat, s. 25

[9] Age, s.26-27

[10] Fihrist Risalesi, s.15(2021)

[11] Kastamonu Lahikası, s.39(2017)

[12] Fihrist Risalesi, s.241(2021)

[13] Kastamonu Lahikası, s.148(2017)

[14] Fihrist Risalesi, s. 241(2021)

[15] https://www.kastamonur.com/risale-i-nur-telif-tarihleri/?utm_source=chatgpt.com

[16] Fihrist Risalesi, s.272(2021)

[17] Age, s.275

[18] Age, s.276

[19] Emirdağ Lahikası-I, s.264(2017)

[20] Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.20(2017)

[21] Age, s.20

[22]Tılsımlar Mecmuasının Zeyli, Hazinetü’l Bürhan’dan iktibasen ve istifaden…

[23] Fihrist Risalesi, s.272(2021)

[24] Şualar, s.732(2017)

[25] Tarihçe-i Hayat, s.715(2017)

[26] Fihrist Risalesi, s.272(2021

[27] Age, s.272

[28] Emirdağ Lahikası-II, s.481(2017)

[29] Mektubat, s.548(2017)

[30] Tarihçe-i Hayat, s.625(2017)

[31] Şualar, s.422(2017)

[32] Hz. Ali(ra)’nin Risale-i Nur 1364’te tekemmül eder işareti.

[33] Demek bu mektup 1946’da yazılmış.

[34] Emirdağ Lahikası-I, s.70(2017)

[35] Emirdağ Lahikası-II, s.537(2017)

[36] Emirdağ Lahikası-II, s.575(2017)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir