Püf Noktası!

Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona: “Sen daha bu işin ‘püf noktası’nı bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor” dermiş. Kalfa bir gün dinlememiş ustasını ve açmış dükkânını. Açmış açmasına da yeni dükkânında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlamış. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçememiş. Nihayet ustasına gidip durumu anlatmış. Usta; “Sana demedim mi evladım, sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Haydi, geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim” demiş. Eski çırak merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada “püf!” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatmış. Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra ‘püf nokta’sı denilmeye başlanmış.

Kıssadan hisse çıkarmak kabilinden içtimâî ve siyâsî hayata tatbik edebileceğimiz bu kıssadan şöyle bir ders çıkarabiliriz. “Mânen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır.”[1] Şu gaflet zamanında her şey şeklini değiştirmiş. “Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek, yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir.”[2] Bediüzzaman ise efkâr-ı âmmeye hocalık edecek muhakkikin konumundadır. “Muhakkikinin şe’ni, gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a’mâkına(derinliklerine) girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyin menbaını bulmaktır.”[3]

Madem Bediüzzaman asrın ve asırların adamı, en büyük, en son müceddid ve müçtehidi ise ki, çok delil ve vukuata göre öyledir. Öyleyse “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata(bu zamanda Risale-i Nur’a) muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.”[4] Artık zaman müfessiri kaydını izhar ettiğine göre ümmet-i Muhammediyeyi(asm) sahil-i selâmete çıkarmanın en müessir ve müstakim reçetesi Risale-i Nur’dur ve O’nun Kur’ânî mizanlarıdır. Bediüzzaman’ın te’lif ettiği Kur’ân hakikatleri olan Risale-i Nur’lar, Saadet-i Ebediyeyi netice veren ve ümmet-i Muhammediyeyi (asm) dünya ve âhirette sahil-i selâmete çıkaran nadide eserlerdir.

Aynen yukarıdaki kıssadaki acemi çırak misüllü asrın ve asırların kara deliklerini fark etmeden, dehşetli tehlikelere karşı yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmadan atılacak her adım İslâm’a ve ümmet-i Muhammediyeye(asm) zarar verecektir. Meselenin “püf noktasını” Bediüzzaman’dan ders almadan meydana çıkanların hâli ortadadır. Hem kendilerine, hem ümmet-i Muhammediyeye(asm), hem de İslâm’a telafisi mümkün olmayan zararlar vermişlerdir. Bir nevi İslâm’a uygun olmayan menfî siyaset tatbikatı, ihtilâle sebebiyet veren vaziyetler ecnebilerin işine yaramış ve açık kapılardan girilerek dehşetli tahribatlar yapılmıştır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvâlarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâm’ın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır.”[5] Zaten Bediüzzaman’ın ızdırabı da bu hançerin İslâm’a vurduğu darbedir. “Bana ıztırap veren, “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir.” diyerek “Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat, ehl-i İslâmın eleminden gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim”[6] demiştir. Evet, bu tokattan, pürşer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse maddî ve mânevî musibetler başlarına yağacağı ihtimal dâhilindedir.

Netice olarak; “Hâkim-i Hakikî olan Allah-u Zülcelal Hazretleri bizleri afvetmiş değil. Belki şiddet-i tecziye için mühlet vermiştir. Meğer ki nedamet ederek tövbekâr olup, afv dileye, tarziye vere… Kime? Hazret-i Kur’ân’a ve Risale-i Nur’a.“[7] Öyle ise, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü’l-metinine sarılacağız.”[8] Yani “Adeta, fetret devri denmeye sezâ olan bu zamanda, irsiyet-i Nübüvvet makamında, i’lâ-yı kelimetullah uğrunda maddeten uğraşan seyl-i dalâletle kapanmış olan râh-ı Hakka çığır açan bir recül-ü fedakâra(Bediüzzaman’a) iltihak ve muavenet etmek ve bu vesileyle fırsatı ganimet bilerek, zulümattan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal”[9] edeceğiz.

Abdülbâkî Çimiç

bkicimic@hotmail.com


[1] ESDE(Münazarat), s.273

[2] Muhakemat, s.40

[3]Muhakemat, s. 46

[4] Lem’alar, s.409

[5] ESDE(Sünuhat), s.498

[6] Tarihçe-i Hayat, s.216

[7] Emirdağ Lahikası-1 Mektupları [Az bir zamanda Nurlara çok hizmet eden Mustafa Osman’ın fıkrası.]

[8] Muhakemat, s.23

[9] Barla Lahikası, s.594

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir